Sünneti Seniyye

Sünneti Seniyye
  • 09.12.2014
  • 1.908 kez okundu

***Sünneti Seniyye***

Ben ruhanî âlemlerde seyrederken ve mânevî mertebeler kat’ederken gördüm ki; evliya tabakaları içinde en parlağı, en haşmetlisi, en lezzetlisi, en güvenlisi Sünnet–i Seniyye’ye uymayı, tarikatının temeli olarak kabul edenlerdir. Hatta o tabakanın en sıradan ve âevliyaları, sair tabakaların en hâs ve üstün velilerinden daha muhteşem görünüyorlardı. .

SÜNNET–İ SENİYYE BİR YILDIZDIR..

Sünnet–i Seniyye, bu zamanın insanı için, şeytanın amansız saldırılarına, günlük hayatta karşılaşılan her türlü kötülük ve günahlardan korunmaya yarayan bir siper, sığınacağımız bir kale hükmündedir. Çünkü şeytanla insanın mücadelesi nasıl ilk insandan itibaren başlamış ve hâlen devam ediyorsa, birçok insan maalesef şeytanla olan mücadelesini ya daha işin başında veya fazla mukavemet göstermeden kaybediyorsa, bizlerin de her an bu ezelî düşmanımıza karşı her an yenik düşmemiz mümkündür. Ancak, sağlam silahlarla ona karşı koyarsak, kendimize sağlam ve güvenilir sığınaklar bulursak durum farklı olur. İşte, insanlığın bu büyük düşmanına karşı mücadelede en emin sığınağı, siperi ve kalesi sünnetlerdir, hayatı sünnetlerle donatmaktır.
İns ve cin şeytanlarının Müslümanların kalplerinde açtıkları mânevî yaraları iyileştirecek en şifalı ilaç yine Sünnet–i Seniyye’dir. Çünkü işlenilen her bir günah, imanî konularda kafamızda yer eden her bir şüphe, kalp ve ruhumuzda derin yaralar açar. Bizim bu yaralarımız, pek uzun olan ebedî hayatımızı tehdit etmektedir. Günahlardan gelen mânevî yaralar ve bu yaralardan doğan bazı şüpheler zamanla –ALLAH korusun– imanın mahalli ve yeri olan kalbin içine bir kurt gibi işler. Kalbi kap kara siyahlatır; ta ki iman nurunu tamamen söndürünceye kadar devam eder. İşte, böyle elim hâllerin, ağır mânevî hastalıkların en etkili ilacı Sünnet–i Seniyye’dir.
Sünnet–i Seniyye bir yıldızdır; kalpteki imanı zedeleyen her türlü vesvese, vehim ve şüphe karanlığı içinde bir çıkış yolu arayan insanlara bir aydınlık, bir ışık kaynağıdır.
Her bir sünnet, zifiri karanlık, dalâlet ve inançsızlık yollarını aydınlatan bir güneştir. O çetin yollarda bir insan zerre kadar dahi olsa o sünnetten ayrılacak, yüz çevirecek olursa, şeytanlara oyuncak olur.
Her bir sünnet, yüceler yücesinden, yeryüzüne, biz insanlara uzanan birer mânevî halatı andırır. Onlara sarılan, bırakmayan yükselir; maddî ve mânevî zevklere, saadetlere nail olur. Onu terkedip, kendisine olan yersiz bir güvenle, yine yücelere çıkma sevdasında ve iddiasında olanlar ise, göğe merdiven dayayıp yıldızlara ulaşmaya çalışanın ahmaklık derecesine düşer.
Sünnet–i Seniyye bir rehberdir; bizleri doğrudan ve en güvenilir yollarla Kur’an’a götürür.
Sünnet–i Seniyye öyle geniş bir dairedir ki, oraya dâhil olanlar hem dünya sıkıntılarından, hem âhiret azabından kurtulur.
Sünnet–i Seniyye, öyle bir terazidir ki, Müslümanlar amellerini, söz ve fiillerini, hatta niyet ve arzularını o hassas terazide tartarak gerçek mânada kul olmanın yolunu aralarlar.

MEHDÎ’NİN EN ÖNEMLİ GÖREVİ…

Bizzat Kur’an–ı Kerim tarafından “Rahmeten lil–âlemîn”, yani “Âlemlere rahmet” olarak nitelenen Resûl–ü Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâm’ın sünneti, ilâhî rahmet hazinelerinin mânevî bir anahtarıdır.
Sünnet–i Seniyye’nin hükümleri içinde Cenab–ı Hakk’ın en güzel isimleri olarak ifade edilen Esmâ–ul Hüsnâ’nın cilveleri, akisleri ve hisseleri vardır.
Âhir zamanda geleceği bizzat hadis–i şeriflerle haber verilen Mehdî’nin en önemli görevlerinden birisi de, Deccal isimli şahsın İslâm aleyhindeki birçok tahripkar icraatlarını, bid’atlarla dolu uygulamalarını, Sünnet–i Seniyye’nin yeniden ihya edilmesi yoluyla tamir etmektir. Yani İslâm âleminde, Hz. MUHAMMED’in (s.a.v.) peygamberliğini ve onun tarafından getirilen hükümleri inkâr niyetiyle İslâm dinini tahribe çalışan “Süfyan komitesi”, Hz. Mehdî’nin Sünnet–i Seniyye’yi en etkili bir vasıta olarak kullanması sûretiyle tamamen dağıtılacaktır.

İmam–ı Rabbânî Ahmed–i Farukî Kuddise Sırruhu der ki:
“Ben ruhanî âlemlerde seyrederken ve mânevî mertebeler kat’ederken gördüm ki; evliyâ tabakaları içinde en parlağı, en haşmetlisi, en lezzetlisi, en güvenlisi Sünnet–i Seniyye’ye uymayı, tarikatının temeli olarak kabul edenlerdir. Hatta o tabakanın en sıradan ve âmi evliyaları, sair tabakaların en hâs ve üstün velilerinden daha muhteşem görünüyorlardı.”
Hakikaten bu büyük zat çok doğru görmüş ve söylemiştir. Zira “Habibullah” olarak vasfedilen bir büyük Resûl’ün gittiği yolun taşı–toprağı dahi bir değer ifade eder. Bir insanın ulaşabileceği en üst mertebelere çıkmış birisi olarak Hz. Nebî’nin mânevî gölgesi altında giden bir kimsenin varacağı son nokta ise elbette, bütün hak tariklerin, meşreb ve mesleklerin ortak hedefi olan “Mahbûbiyet Makamı” olacaktır.

NE VAKİT SÜNNET’E YAPIŞSAM YOL AYDINLAŞIYOR..

O hâlde denilebilir ki, velâyet yolları içinde en güzel, en istikametli, en parlak, en zengin ve en güvenilir yol Sünnet–i Seniyye yoludur. Sık sık ifade ettiğimiz gibi, Sünnet–i Seniyye’ye tâbi olmak sûretiyle insan, en sıradan davranışlarını dahi ibadet hükmüne geçirebilir.
İşte bu sırra binaen, tarikat ve tasavvuf ehlinin önde gelenleri, hakikate ulaşmak isteyen büyük şahsiyetler, mânevî mertebeler kaydettikçe, Sünnet–i Seniyye’ye daha bir iştiyakla sarılmışlar, en küçük bir hareketini dahi büyük bir aşkla yerine getirmişlerdir. Çünkü, her şeyden önce Sünnet’in her bir dalı, basit ve sıradan dahi olsa vahyin birer uzantısı hükmündedir. Tarikat ve tasavvufta ise, büyük ölçüde kalbe gelen ilhamlara dayanılmaktadır. Nasıl ki vahiy ilhamdan kıyaslanmayacak kadar üstün ise, Sünnet–i Seniyye de, ilhama dayalı tarikat evradına, zikirlerine ve kurallarına nispetle o ölçüde üstündür. Bu sebeple, İslâm’ın özüne uygun bütün tarikatlarda ve tasavvuf erbabı arasında, Sünnet–i Seniyye’ye tâbi olmak en büyük maksatlardan birisi olarak değerlendirilmiştir. Evliyanın birçok önde geleni, Sadi–i Şirâzî’nin şu hükmünde birleşmişlerdir:
“Resûl–i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâm’ın caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyen, muhaldir ki, hakikî envâr–ı hakikate (hakikat nurlarına) vâsıl olabilsin.”
Bu gerçeği Bediüzzaman, yine kolay bir mantık örgüsü içinde şöyle ifade etmiştir:
“Madem Resûl–i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâm Hâtemü’l–enbiyâdır (peygamberlerin sonuncusudur) ve umum nev–i beşer (insanlık) namına muhatab–ı ilâhîdir (ilâhî vahye muhataptır). Elbette nev–i beşer onun caddesi haricinde gidemez; ve bayrağı altında bulunmak zarûridir.”

MADEMKİ O ÖYLE DAVRANMIŞTIR…

Mantıken düşündüğümüzde dahi, Sünnet çerçevesi içinde yer alan en sıradan davranışların dahi niçin hadde–hesaba gelmez bir kıymete sahip olduğunu anlayabiliriz. Şöyle ki: Mademki, bizler birer kuluz. Vazifemiz ise, bizi yaratan yüce Yaratıcıya gerçek mânada kul olabilmektir. Bu vazifeyi yerine getirip, esas menzile ve hedefe ulaşabilmenin yollarını arayıp bulma durumundayız. Hatta bu konuda, hiçbir peygamber, hiçbir elçi ve rehber gönderilmemiş olsaydı dahi, yine insan olarak belli bir mesafe almamız gerekecekti. Ama Rabbimiz o eşsiz rahmeti ve merhameti ile bizlere elçiler, rehberler ve örnekler göndermiş. Özellikle de bütün insanlığa son peygamber olarak Efendimiz SallALLAHu Aleyhi ve Sellem’i göndermiş. Böyle bir durumda, başta belirttiğimiz kulluk görevini eksiksiz ve aksatmadan yerine getirebilmek için fazla bir zorluğu düşmenin imkânı kalmamaktadır. İlâhî rızâya ulaşabilmenin en kolay ve en kestirme yolu, bize gönderilen bu elçiyi hayatımızın her anında ve kesiminde taklit etmek, kısacası Onun gibi kul olabilmektir. Mademki O öyle davranmıştır, bizim için öyle davranmada hiçbir sakınca yoktur. Tam tersine Ona tâbi olmakla dünya ve âhiret mutluluğunun kapıları önümüze açılacaktır. Eğer böyle bir örneğimiz olmasaydı, bütün sorumluluk bizlere düşecek, kendimizce bulduğumuz yollar ve gerçekleştirdiğimiz uygulamaların ne derece isabetli olduğu, hangi seviyede ilâhî rızâya uyduğu şüpheli olacaktı. İşte bu hakikati Bediüzzaman, bizzat kendi yaşadığı mânevî bir hâli örnek vererek şöyle açıklıyor:
“…Ne zaman Sünnet–i Seniyye’ye ittiba ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet (hafiflik) buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, ‘Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır’ diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyorduk tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet acizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı (karanlık). Ne vakit Sünnet’e yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat (baskı) kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum.”
Bir başka risalesinde Bediüzzaman, Sünnet–i Seniyye’nin kıymetini şu ifadelerle dile getirir:
“Evet, Şeriat–ı MUHAMMEDiye ve Sünnet–i Ahmediye’de hiçbir mesele yoktur ki, müteaddit (çeşitli) hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu davanın ispatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risâle–i Nuriye, Sünnet–i Ahmediye’nin ve Şeriat–ı MUHAMMEDiye’nin (s.a.v.) meseleleri ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş seksen şahid–i sâdık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa, yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risale, o hikmetleri bitiremeyecek.”

Etiketler:

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ