BORCUMU YENİDEN DİRİLİNCE ÖDEYECEĞİM

BORCUMU YENİDEN DİRİLİNCE ÖDEYECEĞİM
  • 21.12.2014
  • 1.185 kez okundu

BORCUMU YENİDEN DİRİLİNCE ÖDEYECEĞİM

Resulullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mekke dönemi, İslam inancının pişip kavrulduğu ve tam kıvama geldiği bir dönemdir. Mekke döneminde İslam inancı sağlam temeller üzerine inşa ediliyordu. Mekke döneminde ki müminlere baktığımızda her birinin dimdik ayakta durduklarını, tarihin hiçbir döneminde malı ile canı ile davasına sahip çıkan bu derece yürek insanlarını görmek bir iki istisna hariç hemen hemen imkânsıdır.
Bu yürek adamlarından biri de Habbab bin Eret’tir.
Habbab bin Eret cahiliye devrinde Mekke’nin demir ustasıydı. Demir ile yapılacak işler onun sanatkâr ellerinden yapılarak Mekkelilere sunulurdu. Özelliklede çok iyi kılıç yapardı. Kılıç ve demir aletler yaptığı kişilerden biride şirk bataklığının büyük böceklerinden biri olan As bin Vail’di. Yaptığı işlerden dolayı Habbab’ın, As bin Vail’den oldukça yüklü bir alacağı vardı. Bir vakit Habbab, alacağını istemeye gitti. As bin Vail şöyle dedi:
“Sen şu MUHAMMED’i inkâr etmeden sana hiçbir ödeme yapmayacağım.”
“VALLAHi sen ölünceye kadar, öldükten sonra dirilinceye kadar, ben onu asla ve kat’a inkâr etmeyeceğim.”
“Ben öldükten sonra dirilecek miyim?”
“Evet.”
“Size cennette nimetler verilecek öyle mi?”
“Evet.”
“Hem şu tabi olduğunuz MUHAMMED size cennette sayısız nimetlere vaat etmiyor mu?”
“Evet”
“Ey Habbab! Sen bana kıyamet gününe kadar süre tanı. Nasılsa ahiret yurdunda bize de bir şeyler verecekler, bende o zaman o verilenlerden sana olan borcumu öderim.”
As bin Vail, kendine göre İslam dini ile alay ediyordu. Mekke müşrikleri; müminlere karşı ellerine geçen en küçük fırsatı bile değerlendirmeden kaçınmıyorlardı. As bin Vail alaylarına devam etti:
“Ey Habbab! Ne sen, nede senin sahibin ALLAH katında benden nasipli olamaz, ben hepinizden nasipliyim.”(1)
Habbab alacağını mahşer gününe bıraktı. Mekke devri bu manada çok önemlidir çünkü müminler mallarını canlarını hiç tereddüt etmeden feda etmeye hazırdılar. Habbab beklide şunu yapabilirdi. Alacağını tahsil edene kadar “Ben MUHAMMED’i inkâr ettim, sen benim alacağımı ver” diyebilirdi. Ama o bunu yapmadı, çünkü MUHAMMED’e dost olmak adam işidir, yürek işidir. Böyle büyük bir davanın temelleri ancak böyle yürek adamlarının omuzlarında atılır. Sonra ne oldu As bin Vail’in alaylı sözleri ALLAH katında nakıs buldu ve ayet–i kerime nazil oldu:
“O, gaybı mı bildi, yoksa ALLAH’ın katında bir söz mü aldı? Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız.”(2)

MEDİNE’Lİ İLK MÜSLÜMANLAR

Hac mevsiminde Arap yarımadası ve çevre memleketlerden çok sayıda insan Kâbe’yi tavaf için ve aynı mevsimde kurulan panayırlara katılmak için Mekke’ye akın ederdi. Bu mevsim Kâinatın Efendisi için tam bir fırsattı. Resulullah da bu fırsatı en, iyi şekilde değerlendiriyordu.
Peygamberliğin on birinci yılında ki hac ve panayır mevsiminde; Resulullah her tarafı dolaşıyor dini tebliğ ediyordu. O sene Medine’den de Mekke’ye ziyaret ve ticaret için gelenler vardı. Resulullah dolaşırken Akabe mevkiinde Medine’den gelenlerin olduğunu duyunca oraya yöneldi. Ababe ye vardığında Medine’nin Hazrec kabilesinden altı kışı ile karşılaştı.
Bu altı kişi Es’ad bin Zürare, Avf bin Haris, Rafi bin Malik, Kutbe bin Amir, Ukbe bin Amir, Cabir bin Abdullah di. Medine’deki son duruma bakalım. Medine de hatırı sayılır iki kabile bulunmaktadır, bunlardan bir bu altı kışının de mensup olduğu Hazrec kabilesi, diğeri de Evs kabilesidir. Bu iki kabile yıllardır aralarında ki sorunu çözememiş, günün şartlarında üstünlük hangi tarafa geçerse Medine’de söz sahibi o kabile olurmuş. Şimdi da yapılan çarpışmada Hazrec kabilesi üstünlük sağladı ve birkaç yıldır Medine’nin idaresi elinde olan Esv kabilesi, söz hakkını Hazrec’e kaptırmıştı. İşte Hazrec’liler böyle bir zaferin arifesinde Mekke’ye gelmişlerdi. Aynı dönemde Evs kabilesinden de bir heyet Mekke’ye gelmiş, onlarda yakın zamanda yaşadıkları mağlubiyet için kendilerine taraftar aramanın peşinde bulunuyorlardır. Bu konuda Mekke’nin ileri gelen müşriklerinden yardım da istemişlerdir.
Bu şartlar altında altı Hazrec’li Hazreti MUHAMMED ile karşılaştı. Tanışma faslından sonra kâinatın efendisi sordu:
“Siz Yahudilerin dost ve müttefiki olan Hazreclilerden misiniz?”
“Evet” dediler.
“Sizinle biraz konuşmak istiyorum.”
Kâinatın Efendisi onlara İslam dinini anlatmaya başladı. Putlara tapılmayacağını, Âlemlerin Rabbine iman edileceğini ve kendisinin peygamber olduğunu anlattık sonra İbrahim Süresinin den şu ayet–i kerimeleri okudu.
“Hatırla ki İbrahim şöyle demişti; “Rabbim! Bu şehri emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Çünkü onlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin.”(3)
Kâinatın Efendisini dinleyen Hazrec’lı müşrik Araplar burada yaşayan Yahudilerin komşuları olarak vahiy, peygamber ve beklenen Mesih mefhumlarına diğer Araplardan ziyade aşina idiler. Hatta Resulullah onlara Kur’an’dan bazı ayetleri tecvid üzerine ahenkli bir şekilde okudu ve onlara, getirdiği dinin esaslarından ve kendisinden de ALLAH’ın Elçisi olduğundan bahsetti, bu Medineli müşrik hacılar, yardımcısız ve Ümitsiz kalmış hemşerileri Yahudilerin kendilerine zaman zaman nasıl:
“Az daha bekleyin; son peygamber yakında çıka–gelecek ve biz de onunla beraber olmak suretiyle size karşı çıkıp hükmedeceğiz.”(4)
Hazrec’liler bir yandan Kâinatın Efendisini dinlerken diğer yanda da; Medine’de Yahudi komşularından dinlediklerini hatırladılar. Hazreclilerin içlerinden bir kışı şöyle dedi:
“Ey kavmimiz! Biliniz ki vALLAHı bu Yahudilerin sizi korkuttuğu nebidir. Dikkat edin Yahudiler bizden önce ona uymasınlar.”(5)
Hazrec’liler İslam dinini kabul ederek, Müslüman oldular. İslam dininin bütün özelliklerini Resululah’tan öğrendiler. Medine’ye döndüklerinde bu öğrendiklerini kavimlerine de anlatacak ve onlarında Müslüman olmaları için çalışacaklarını söylediler.
Bir dahaki senenin hac mevsiminde aynı yerde buluşmak üzere sözleşerek ayrıldılar.

AKABE BEY’ATLARI

Medineli Müslümanlarla sözleştikleri zaman geldi. Bir yıl evvel altı kışı olan Müslümanlar, bu defa yanlarına altı kışı daha alarak on iki kişi olarak Mekke’de sözleştikleri yere gelmişlerdir. Kâinatın efendisi ile haberleştiler, bir gece vakti Akabe’de dar bir vadide buluştular.
Bu buluşmaya Akabe biati denilmiştir, Akabe biati denilmesinin nedeni, Medineli müminlerin burada Resulullah ile akitleşmeleridir. Bir gece vakti Resulullah ile Medineliler arasında şunların üzerine biat yapıldı. “ALLAH’a hiçbir şeyi ortak koşmayacağız, Hırsızlık yapmayacağız, Zina yapmayacağız, Çocuklarımızı öldürmeyeceğiz, kimseye iftira atmayacağız, hiçbir hayır işine karşı çıkmayacağız.”
Bu hususlara uyacaklarına dair Resulullah ile biat ettiler. Bunun üzerine kâinatın Efendisi onlara dedi ki:
“Eğer biatinizde vefa ederseniz sizin için cennet vardır. Eğer onlardan birini ihlal ederseniz, işiniz ALLAH’a kalmıştır, dilerse azap eder dilerse affeder.”(6)
Medineli müminler Resululah ile biatten sonra Medine’ye döndüler. Medine’ye varır varmaz, hızlı bir şekilde İslam’ı tebliğe koyuldular. İslam dini Medine’de hızla yayılmaktadır, hızla yayılan İslam dinini tebliğ ve daha iyi öğretmek için bir muallime ihtiyaç doğru. Medineli müminler Mekke’ye Resululah’a haber göndererek kendilerine bir muallim göndermesini talep ettiler.

MUS’AB’IN İSLÂMI ÖĞRETMEK İÇİN MEDİNE’YE GÖNDERİLMESİ

Resulullah Medine’den gelen talebi yerine getirmek için Mus’ab bin Umeyr’ı vazifeli olarak Medine’ye gönderdi. Mus’ab sahabenin büyüklerinden ve ne faziletlilerindendir. Mus’ab daha önce Habeşistan’a hicret edenler arasıdaydı.
Mus’ab Medine’deki müminlere Kur’an öğretecek, İslam kurallar hakkında aydınlatıcı bilgiler verecekti. Mus’ab hakkına birkaç noktayı aydınlatmada fayda var. Mus’ab Mekke’nin imkân bakımından, en imkânlı genciydi. Güzelliği, hoş sohbeti, yiğitliği ve zenginliği ile Mekke’nin en gözde gençlerinden biriydi. Mekke Mus’ab’dan daha güzel giyinen, kendine bakan birini görmedi.
Bu kader lüks, saltanat ve zenginlik içinde yüzen Mus’ab, İslam dini ile karşılaşınca bütün imkânlarını elinin tersi ile iterek, Resulullah’ı tercih etmiştir. Mus’ab, sadece imkânlarını bırakmakla kalmamış, aynı zamanda imkânsızlıklar içinde düşmüştür. İslam dinini seçtikten sonra ailesi onu bütün imkânlardan mahrum bırakmış, dünyalık olarak tam bir sefalet içine itmişlerdi. Ailesi onu iki seçenekle karşı karşıya bırakmıştı, ya MUHAMMED’i seçeceksin, bizden bizim zenginliğimizden uzak olacaksın, ya bizi seçeceksin MUHAMMED’den uzak olacaksın. O MUHAMMED’i seçme bahtiyarlığına ermiş yiğitlerden oldu.(7)

TEBLİĞ METODU

Mus’ab’ın Medine’de uyguladığı tebliğ metodu bir sosyal hadise olarak günümüze dahi ışık tutmaktadır. Mus’ab’ın Medine’de uyguladığı metot sayesinde, çok kısa zamanda büyük başarılar elde etti. Medine halkının Müslüman olmasını Mus’ab şöyle anlatıyor:
“VALLAHi Beni Abd–i Eşhel evlerinde Müslüman olmayan hiçbir erkek ve kadın kalmadı.”(8)
Mus’ab Medine’ye vardığında önce, Medine sakinleri hakkında bilgi edindi. Mus’ab’a dediler ki:
“Falancayı ikna etmek çok zordur, bir yolunu bulup onu ikna edebilirsen iş çok kolay olur, herkes onun ardından gelir.”
Mus’an bu zor ikna edilecek adamın evini öğrendi. Adamın evinin önündeki bahçeye varıp oturdu. Yüksek sesle tilavet etmeye başladı. Mus’ab o kadar güzel okuyordu ki; sesi duyan bahçenin çevresine toplanmaya başladı. Bu sırada evin sahibi de elinde bir mızrakla çıkageldi. Sınırlı bir vazıyette Mus’ab’ın önüne gelip durdu ve mızrağını hışımla toprağa sapladı. Mus’ab’a bağırdı:
“Benim iznimi almadan, bahçeme nasıl girersin. Derhal burayı terk et yoksa nesi şu mızrakla delik deşik ederim.” Mus’ab herhangi bir tedirginlik, korku ve panik halı göstermeden adama tebessüm etti ve yumuşak tatlı sesiyle öyle dedi:
“Sözlerinde son derece haklısın. Şu okuduğum şeyler yok mu, bir defa dinlemeni istiyorum, şayet hoşuna gitmezse hemen bahçeni terk ederim.” Adam biraz sakinleşir gibi oldu:
“Dinleyelim bakalım.” Bunun üzerine Mus’an Kur’an–ı Kerimden bir sureyi okumaya başladı. Mus’ab o kadar güzel ve ahenkli okuyordu ki, adam mest oldu. Merakını yenemeyerek sordu:
“Bu okuduğun nedir?” Mus’ab cevap verdi:
“Bu okuduğum ALLAH’ın ayetleridir. ALLAH bu ayetleri kulu ve Resulü olan MUHAMMED’e vahyetti. Bu Kur’an’ın ayetleridir…”
Adamın o kadar hoşuna gitmişti ki; daha fazla dinlemeden sordu:
“Bu okuduklarını kabul etmek ve onlardan olmak için ne yapmak lazım.”(9)
Mus’an adamı kelime–i şahadet getirterek ve Müslüman olmasını sağlar. O sırada çevrede bu hadiseyi izleyenlerin tamamıda Müslüman olur. İşte Mus’ab’ın bütün çağlara örnek olacak tebliğ metodu.

Dipnotlar:
1– M. Asım Koksal, İslam Tarihi, Şamil Yayınları,
İstanbul 1987, cilt 5, sh. 138
2– Meryem; 19/78.79
3– İbrahim;14/35.36
4– Prof. Dr. MUHAMMED Hamıdullah, Resulullah
MUHAMMED, İrfan Yayınevi, İstanbul 1972, sh.100
5– Siret–i İbn–i Hişam, İslam Tarihi, Ter; Hasan Ece,
Kahraman Yayınları, İstanbul 1985,cilt 2 sh.88
6– İbn–i Hişam, a.g.e. cilt 2 sh.93
7– İbn–i Hişam, a.g.e. cilt 2 sh.94
8– İbn–i Hişam, a.g.e. cilt 2 sh.98
9– Prof. Dr. MUHAMMED Hamıdullah, a.g.e. sh.103

Etiketler: /

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ